ilk günler -pansiyon
esas düşüş, artık dibe vurduğunu ve daha fazla düşemeyeceğini sandığın anda başlıyor. almanya’nın en zengin eyaleti bavyera’nın en pahalı şehirlerinden erlangen’de tutabileceğim bir ev ararken; günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. bir umutla görmeye gittiğim her evde, benden zengin ve ev sahibine daha fazla güven veren bir avuç insan, hayal kurmama bile fırsat vermedi.
çabucak bir yer bulup hayatımı biraz olsun düzene koyma ve haydut’u yanıma alma tasarımı gözden geçirme vaktim gelmişti. gerçekçi oldum, imkânsızdan vazgeçtim. kâh orada kâh burada kıvrılmak, her gece aynı sıkıcı yalnızlığa dönmeden önce sıkılamayacak kadar içmek anlamına geldiğinden, bir süreliğine de olsa başımı sokacak bir yer bulmalıydım.
aynı akşam aynı barda olmak dışında bir ortak noktam olmayan insanlarla sohbet ederken, kalacak yer sorunumun bahsi muhakkak geçiyor. berberle, taksi şoförüyle yapılan zoraki muhabbetlerde kullanmak üzere hafızandan bulup çıkardığın o ezbere cümleler gibi, her akşam aynı kelimelerle evsizliğimi anlatıyorum. erlangen’e, almanya’ya ve hayata küfrediyorum. kimi geceler iyi niyetli bir sarhoş, evinde yatmamı öneriyor. çoğu zaman da sayıklamalarım ancak konuşacak bir konu bulma sıkıntısını gidermeye yarıyor.
işte o iyi niyetli sarhoşlardan biri, sabah mutfağında kahve içip ayılmaya çalışırken kalabileceğim bir yer bildiğini söylüyor—bir pansiyon, eskiden bir arkadaşı kalıyormuş. kirası ucuz ve ödemeler haftalık, o yüzden istediğim zaman çıkabilirim. kül tablası olarak kullanılan boş bira şişeleriyle dolu evden çıkarak yola koyuluyoruz. yakamı bırakması için neler vermezdim. ama bu bela iyilikseverleri başından savman öyle güç ki!
pansiyonun sahibi, aksanlı ve basit bir almanca ile konuşan bir hırvat. paragöz birine benziyor. bana öyle olduğu düşündürten şey önyargılarım belki de. çoğu evsizliğe ramak kala başını sokacak bir yer bulmuş alkoliklerden oluşan kiracıların kaldığı ana binanın yanında, eski bir evde oturuyor. sonradan ev ile pansiyonun kendisinden otuz yaş büyük alman karısından miras kaldığını öğreneceğim. yanımda geceyi evinde geçirdiğim iyiliksever; gözlerim ortamın loşluğuna alışırken, oturduğum kanepeden ortalığı inceliyorum. modası geçmiş perdeler, mobilyalar, dantel masa örtüleri… hırvat, kibarlık edip içecek bir şey isteyip istemediğimi soruyor. “teşekkür ederim” diyorum, “istemem”. başka da bir şey sormuyor. ne kim olduğumun ne kira parasını nereden bulacağımın bir önemi var. “iki haftalık peşin isterim, ondan sonra haftalık ödersin.” hazırladığım parayı cebimden çıkarıp hırvat’a veriyorum. esnaf usulü sayıp cebine koyuyor ve anahtarı dolaptan çıkarıp “gel, odanı göstereyim” diyor.
pansiyon, muhtemelen savaş bittikten hemen sonra inşa edilmiş çirkin bir bina. ortasındaki avluda bir grup rus, bira içip mangal yapıyor. zamanla bu görüntünün, pansiyondaki gündelik hayatın bir parçası olduğunu öğreneceğim. hırvat, ruslar’a uzaktan eliyle selam vererek arka binaya yöneliyor. odam giriş katında. katlar, art arda sıralanmış kapılardan başka bir şey görünmeyen uzunca bir koridordan oluşuyor. giriş katındaki odaların avantajı, ortak kullanılan banyo ile mutfağa yakın olması. her katta, insanın kullanırken koklama duyusunu bertaraf etmek isteyeceği iki tuvalet var. hırvat, kapıyı açıp yatacağım yeri gösteriyor. içinde yatak, gardırop ve lavabodan başka bir şey olmayan oda, ortak kullanım alanlarının aksine temiz.
ilk günler, belirsizlikten kurtulmanın verdiği rahatlama hissi ağır basıyor. sokaklarda sürttüğüm günlerin acısını, kabuğuma çekilip odamda vakit geçirerek çıkarmaya çalışıyorum. ama yatağa uzanıp okumak dışında yapacak bir şey olmadığından, dört duvar büyüsünü çabuk yitiriyor.
pansiyonun sakinleri, insanların sokakta karşılaştığı zaman bela olmasın diye göz göze gelmekten çekindiği cinsten. birçoğunun kirasını iş ve işçi bulma kurumu ödüyor. toplum denen elekten süzülerek, kimselerin başını çevirip bakmayacağı kadar aşağı düşmüşler. ne jack london’un ayak takımının insancıllığına, ne jack kerouac’ın hobolarının gizemli havasına, ne de sardalye sokağı’nın neşesine sahipler. edebiyatın her dokunuşta estetize etmek zorunda kaldığı yalnızlık ve yoksulluk, gerçek hayatta ancak pis kokuyor.
pansiyon yaşantısı; gündelik hayatın, kimsenin yazmak zahmetine bile katlanmadığı katı kurallarıyla düzenlenmiş. hâlâ bir işi olanlar, pansiyona yatmadan yatmaya geliyor. avlu ruslar’ın tekelinde. her gün duşa giderken önünden geçtiğim televizyon odası, tüm yabancıların hor gördüğü alman alkoliklerin toplanma yeri. sabah kalktığım zaman önünde ağırca içtiği ucuz birası ve tepeleme dolu kül tablasıyla, sesi sonuna kadar açılmış televizyonu izler gibi yapan alkolik; gece geç saatlerde uyumak için döndüğümde, önünde kim bilir kaçıncı ucuz birası ve defalarca boşaltılmasına rağmen yine izmarit dolu kül tablasıyla oturuyor olacak.
mutfak ile banyonun temizliği, kiracıların sorumluluğunda ve her kullanımdan sonra temizlenmesi şart. gerçek hayatın kurallarıysa, iki haftada bir uğrayan temizlikçi kadın dışında kimsenin el sürmemesini uygun görüyor. beş kişinin aynı anda duş alabileceği, arada bölme veya perde olmayan fayans kaplı bir odadan ibaret banyoda, duvarlardan pislik akıyor. zemin, her renkten taşak kılı ile bezeli. mutfak ise kimse kendine yemek yapacak kadar özen göstermediği için nispeten düzenli. elektrikli ocağı kullanmak için her seferinde yirmi sent atmak gerekiyor.
yazıya dökülmemiş kurallardan biri de herkesin riayet ettiği ırk ayrımı: her etnik grup, birbiriyle vakit geçiriyor. hiç kimse, başka ülkeden birini tanımıyor ve sevmiyor. bu kuralın askıya alındığı ender anlar, kaçınılmaz olan uyuşturucu alışverişi ve arada bir gruplar arasında çıkan kavgalar. varolan tek dayanışma etnik olan. o da ancak başka bir grupla çatışma anında sergileniyor. güçlü aile bağlarının tamamen yalnızlaşmaktan koruduğu türk göçmenlerin sayısı oldukça az pansiyonda. bu, beni bir gruba ait olmaktan kurtarıyor.
ilk şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra, komşularımla selamlaşmayı kesiyorum. geçinmeye yetmese bile hâlen bir işi olduğu için toplumun artıklarıyla yüz göz olmak istemeyen herkes gibi, sabah erkenden çıkıyor ve sadece uyumak için geri dönüyorum.